top of page
Portrait 1.jpg

Ey ehl-i vicdân, ey dimağ sahibi âlem-i musıkînin ricali! Dinleyin de ibret alın, ibret alın da hakîkatin kuyusuna bir kova salın! Bugün size meşhûr-u dünyâ, maruf-u evliyâ, "musikînin kabadayısı" diye anılan bir zat-ı şerîften bahsedeceğim ki kendisi Beyoğlu’nun melâmetli sokaklarında iz bırakmış, her fasıl meclisinde rivâyetleriyle nam salmıştır.​

Buyurun efendim, tanıyın: Mithat Hoca Efendi Hazretleri, ki kendisi müzikteki her tereddüdü kılıç gibi kesip atan, notalarla sahralarda koşturan bir sarraf-ı evraktır. Şöyle ki, bu zat-ı şerîf, kendine has bir tavırla musikî sahrasında fütuhat yapar, sazı ile sözüyle dillerden dile gezer. Amma ki onun öyküsü sıradan bir bestehâne hikâyesi değildir. Hayır, hayır, bu hikâyede sergüzeşt eksik değildir; hicranı da vardır, kulaktan kulağa anlatılagelen nice hâli de…

Bu zat kimdir diye sorarsanız, evvela, o bir musikişinas değil, bir musikî sarrafıdır! Henüz küçüklüğünde evlerinin bahçesinde ağaçların dallarını kesip keman yaparmış. "Küçük yaşta çok büyük işler becermiş!" derler, amma o yaşta keman çalmak nereden icab eder?

 

Zira babası bir gün der ki:
 

“Evlat, çalgıyla uğraşma, adama derbeder derler!”

Efendimiz boynunu büküp:


“Peder, bırak çalayım, yoksa ‘baş belası’ derler!”

Bu cevapla bir kahkaha tufanı kopar evde; velâkin efendimizin gözleri, bestekâr olmanın ilk tohumlarını atmıştır.

Efendim, bu zat-ı âlî daha beşikte iken ağlamayı bile nizama tâbi kılmıştır derler. Ninnî diye başlayan sedâsı, mahalle kadınlarının kulaklarında bir makam gibi dolaşır; ağlayacak çocuk, onun nağmesini işitince şaşırır, hıçkırığını unutup kahkaha atarmış. Sanki kundakta bir bebek değil de, minyatür bir meşk hocası yatarmış.

Rivâyet olunur ki on yaşına vardığında, ilk defa bir sazı eline aldığında, o aleti çalmakla kalmamış; adeta imtihana çekmiştir. Tellerine dokunmuş, sonra başını hafif yana eğip, karşısında nazlanan bir mahlûk varmış gibi mırıldanmıştır:

“Ey nağme, benden sâdır ol,
Feryâdın dilden taşsın bol bol.”

Bu beyit, çocukça bir hevesin mahsulü değil; o yaşta bile sedâ ile kendi arasında bir ahidnâme akdettiğinin açık nişânesidir. Sazı eline alış bir başlangıç değil, bir istilâdır: Nağmeye “gel” demek değil, “benden doğ” demektir. O gün mecliste bulunanlar, bir çocuğun ilk denemesini değil, ileride nice meclisi altüst edecek bir musikî iddiasının ilk beyânını işittiklerini söylerler.

Ne var ki, onun talihi hep garip bir cilveyle doludur. İstanbul’un darülfünûnlarına gitmek yerine iki azîz üstat ile el ele vermiştir: Mehmet Ali Uzunselvî ve Emre Dündar. Bu zat-ı muhteremler, musikî deryasında fırtınalara meydan okuyan iki minare misali, hem sanatkâr hem de mürebbîdir. Efendimiz bu iki üstadı, gıyaplarında “İki Kurşun Kalem” diye anardı, zira onların, eserleriyle notaları yazdığı gibi, pek çok sanatçının kaderine de çizik attığı söylenir. Üstâdlarıyla birlikte, İstanbul Bestekârlar Cema‘ati adında meşhur bir heyet-i musıkî teşekkül ettirmişlerdir ki, bu cemiyet, musikî âlemine nâdirattan bir vaha gibi hizmet eylemiştir.

Efendimiz bir gün, ahali arasında şu müthiş kıtayı irâd eder:

“San’at dedikleri nice bir külâh,
Kimin başına konsa, hemen padişâh.
Lâkin hakikati bilen pek azdır,
Bir kısmı dalkavuk, kimisi âvâz çaldırır.”

Hikmet ehli bu söze hayran, cahil ise bu sözden rahatsız olmuş. Bir gün kendisine sorarlar:
 

“Efendi, sen bu beste işinde neyin peşindesin?”

O da büyük bir edayla der ki:

“Ben musikîyi lâb-u lehv bilmem. Yüreğime sirâyet etmeyen sedâyı, ister ecnebî cilâlarla müzehheb eyleyin, ister hikmet kisvesiyle bezeyip meclislerde mübâlağa ile takdîm ediniz, nazarımda bir kıymet-i harbiyesi yoktur; def ederim. Hangi nağme ki sadrımda urgan gibi atar, damarımda deverân eder, ben onunla hem-sâye olurum.​ Lâkin zann olunmaya ki bu hâl, her köşeden devşirilmiş yamalı bir bohça mesâbesindedir. Ben çarşı-yı bid‘atte kırıntı toplayan seyyar-ı eşya değilim. Şuradan bir renk, buradan bir edâ kapıp üst üste yığmam. Her sadâ kendi mevziinde sâbit olur; her terkip bir evvelkinin hakkını îfâ eder. Tertîb olmadan cem, inşâ olmadan ittisâl olmaz. Rastgele telîf ile nizam zuhûr etmez. Ziyâ ile zıllı bir sahnede raks ettiririm; lâkin biri diğerine galebe çalmaz. Ne zıll ziyâyı istilâ eder, ne ziyâ zıllı mahv eyler. Benim işim karıştırmak değil, tertîb ve inşâdır; mîzanı olmayan cemiyyet, nazarımda hezeyândır.”

Hoca Hazretleri kelâmını tamam edip de suâli irâd eden zâta döndüğü ân, hâli birden tebeddül eyledi. Zira kelâmını ikmâl ederken, meclisin öte ucunda bir iki züppemâil zatın dudak büküp birbirine göz kırptığı, hattâ birinin defter kenarına “fazla romantik” kabilinden bir hezeyan karaladığı vâkı‘ oldu. O sırada içlerinden biri, burun kıvırarak “Ama hocam, artık dünya başka yere gidiyor…” deyü araya laf sokuşturdu. Bu kelâm, zahirde mülâyim, bâtında ise “Sen geri kaldın” demenin süslü şekli idi. Efendimizin az evvel serin serin konuşan o mütebessim çehresi, bir anda kızgın semâya döndü. Gözleri pörtledi; öyle ki, sanki iki parça firûze taşını kızgın demire koymuşlar da içinden kıvılcım sıçrayacak. Burnu, av kokusu almış bir pars gibi titredi. Omuzları kabardı; kümesinde tüylerini kabartıp meydan okuyan bir horoz misali dikildi. Ardından suâlin o güyâ masûm ve sâf libâsını bir lahzada yırtıp içindeki çıplak hileyi meydana çıkarmak üzere atıldı. Zîrâ “bu beste işinde neyin peşindesin?” kelâmı zahirde bir merak suâli görünür; ammâ bâtında kementtir, ilmik ilmik boğaz arar. Evvel niyeti sorar, sonra niyete mîzan kesilir; sedâyı bir maksadın tasmasına bağlayıp, o tasmanın zincirine “usûl” diye methiyeler düzer. Bu sinsî tertibi Hoca bir lahzada sezdi; yüzü kızardı, mâvî gözleri çakar oldu.


“Bre mürai herifler!” diye hırladı, sesi sinesinde köpüren bir kangal gibi kabarıp çatladı. “Nağmeyi beyânnâme, sedâyı nutuk zanneden eblehler! Hikmet diye pazarladığınız o küflü hezeyânın menşeini bilmez miyim sanırsınız? Bu diyâr-ı kadîmde neşv ü nemâ bulup da garbî bir akl-ı müstaârın döküntü kelimelerini papağan misâli tekrar eden, kendine mahsus tek bir re’y ü fikri bulunmayan sizler! Dimağınızdan bir kıvılcım sudûr etmez; başkasının közünü üfleyip şems zannedersiniz. Sonra da beni fihriste kaydeder, defter-i muhâkemeye geçirir gibi bakarsınız. Ödünç kelâm, kiralık idak, yamalı şuur! Sonra utanmadan karşıma geçip suâl edersiniz, sanki mizân kuracakmış gibi. Babalarınız, “Hâr! Hâr!” sedâsıyla göğü çatlatıp kulaklarını değirmen yelkeni gibi savurarak anıran o mahlûk ile müşâkeret eylerdi; o fi’lin cerâhati zekeri ucunda irin bağlar, siz daha kundakta kımıldarken çehrenize kara bir mühür gibi basılırdı. Şimdi o pisliğin alâmeti alnınızda mühürlenmiş iken bana irfan taslamaya kalkmayın! Ahırdan devşirdiğiniz tortuyu hikmet diye sürüp getirmeyin. Ben ahır kokusunu rüzgârın esmesinden evvel tanırım; siz henüz eşiğe adım atmadan genzim yanar.”

Sonra birden sustu. Boynunu ani bir hamleyle ileri fırlattı; gözleri yuvalarından taşacakmış gibi iyice şişti. O bakışta öyle bir şimşek çaktı ki, meclistekiler bir an sandalyesine gömüldü. Çenesi gerildi, dişleri arasından çıkan nefes hırıltıya çaldı. Sanki az sonra iki tokat değil, bir felâket patlayacaktı. Ve kıtayı öyle savurdu ki, kelimeler havada kırbaç gibi şakladı:

Satarsın bid‘at-ı devrânı hikmet diye her ân,

Zıll-i garbi sanırsın ziya-yı Rahmân.
Getir şol bâtıl hezeyanı, koyalım mîzân,
Sikimlen taşşağım tartar o mîzânı bî-gümân.

* * *

​​

Efendim, bir gün Hoca Hazretleri yine Beyoğlu’nun serin ve loş akşamlarından birinde, meşhur Meşrutîyet Caddesi'ndeki bir kahvehânede oturur, kahvesini içtiği esnâda sigarasından dumanlar üflerken yan masadaki iki genç bestekârın hararetli muhaveresine kulak kesilir. Her ikisi de sanki bütün dünyanın yükü omuzlarındaymış gibi konuşur, müzikten ziyade siyâsetten dem vururlardı. Hoca, bunların söylediklerine ilkin pek ehemmiyet vermedi. Ta ki o meşum cümle zuhur edene dek:

 

“Efendi,” der biri, “başyapıt yaratmak uğruna kan ter içinde nota yazmak, tahakküm-i ricaliyet-i muzıradır!”

 

Hoca Hazretleri, duyduğu bu lafın tesiriyle bir an afallayıp kahvesini masaya bırakır. “Tahakküm-i ricaliyet-i muzıra mı? Yani nota yazmak da mı erkek zorbalığı sayıldı?” diye kendi kendine mırıldanır. Hoca'nın rengi sararır, nabzı hızlanır, gözleri faltaşı gibi açılır.  Zîrâ bâzı mahfillerde, nota yazmak ve partisyon başında ter dökmek, artık makbûl bir san‘at meşgalesi addedilmeyip, ataerkil nizâmın musikî sahasındaki mahfî bir uzvu telâkki olunur olmuştur. Bu zevâta göre form ihdâs etmek “iktidar hevesi”, yapı inşâ eylemek “tahakküm arzusı”, nizâm ve intizâm üzere çalışmak ise apaçık bir “erkeklik nümayişi”dir. Bestekâr, müziği dinlemekle iktifâ etmeyip onu yazıya döktüğü demde, sanki gizli bir zorbalık loncasına intisap etmiş gibi muamele görür.

Bu telâkki içinde emek dâimâ töhmet altındadır; istikrâr kusur, ustalık ise baştan şüpheli bir niyet olarak sicile geçirilir. Bundan ötürü güncel konsept erbâbı nezdinde mühim olan, sesin ne eylediği değil, hangi fikrin hatırı için dolaşıma salındığıdır. Nota kulak ile değil, ideoloji ile okunur; partisyon ise işitilmekten ziyade isnâd için tertîb olunur. Böylece musikî, çalışılan bir san‘at olmaktan çıkar; sözü edilen, beyan olunan, lâkin bizzat kendisi nâdiren işitilen bir niyetler manzûmesine inkılâb eder.

Hoca Hazretleri’nin rengi işte bu yüzden solmuştu. Zîrâ o pek iyi bilirdi ki musikîde asıl zorbalık; ter ile kurulan yapıyı tahkîr etmek, emeği “şiddet” nâmı altında yaftalamak ve tembelliği ahlâk libâsıyla pazarlamaktır. Onun nazarında musikî, bir heves yahut söylem değil; terle, emekle ve bazen gözyaşıyla yoğrulmuş aziz bir cenk meydanıydı. O anda anladı ki bu laf, yalnızca bir hezeyan değil; musikînin alnına sürülmek istenen bir kara lekedir. Ardından bir süre sessiz kalır ama öyle bir suskunluk ki öncesinde bir fırtına kopacağı besbelli. O an midesinde bir kımıldanma, bir volkanın patlamasına eş bir basınç hisseder. Hemen sokağın orta yerine doğru seğitir ve o mübarek mîde, sanat adına olan tüm ihanetleri cümle âleme ilân edercesine göğün yedi katından gelen bir âvâz gibi, ifrâzatını boşaltır.

 

Tabii ki, bu anî ve gürültülü manzara, kolluğun dikkâtini çeker. İki zabit gelir, Hoca’nın etrafını sarar. “Bu sokak magandalarını da artık her köşe başında görüyoruz, tez takalım kelepçeyi” diye homurdanırlar. Zabitler Hoca’yı derdest etmek niyetindeyken, toplumsal duyarlılığı yüksek bu iki genç bestekâr ileri atılarak şu veciz cümlelerle müdâfaa ederler:

 

“Efendim, bu zat-ı muhteremin mide isyanı, memleketimizin süt ve süt mamulâtı üretiminde izlenen sefih usûllerden mütevellittir. Sütün, hayvanlara revâ görülen muamelelerden dolayı ta‘unlu bir hâle geldiğini bilirsiniz. İşbu içecekte mevcud olan lâktoz dâhi, bu zavallının zayıf bedeninde bir ihtilâl yaratmıştır. Suç, zâtında değil, bu memleketin zehîrli sütlerinde aranmalıdır!”

Zabitler bu izahâta şüpheyle bakarken, bestekârlardan biri bir adım daha ileri giderek efendimize, şu sözlerle haddi aşarak haşa bir tavsîyede bulunur:

“Bakınız efendim, siz de bizim gibi olunuz. Zîra biz, hayvanata zarar vermeyen sütler içmekteyiz. Yâni badem, soya yahut yulafın özünden çıkan sütten hâsıl olan kahveleri içmekte, midelerimizi muhafaza etmekteyiz. İsterseniz siz de bu meşru yola giriniz, bizzat tecrübe ediniz.”

Zabitler, bu tuhaf konuşmalar karşısında duraklarlar, lâkin efendimizin o çetin midelerinden çıkan sanat eserine de bir an göz ucuyla bakarlar. Şaşırtıcıdır ki bu eşsiz, soyut kompozisyonu dikkatlice inceleyen toy bestekârlar, o ânda bir ilham parıltısı yaşarlar. “Baksana, bu mübarek form, adeta modern sanatın bir izdüşümü!” derler. Ol mâlum ki belki de onlar nazarında hakîkî sanat, bizzât kendi tenperverân ruhlarında asla tecrübe etmedikleri ızdırâb ve mihnetleri, emniyet-i kâmileyle temaşa edebilecekleri her menzilde ve her nâgehân zâhir olmaktadır. Velhasıl bu iki zât, efendimizin öfke ve kahırla dökülen şırdan dolması ve kahve kalıntılarından mürekkep o mübârek manzarayı derhal fotoğraflar ve bestelemeye girişirler. Çizgiler, lekeler, döngülerle bezedikleri bu “gastro-âsâr”ı nota kağıtlarına birer grafik gibi işlerler ve bu eser, birkaç hafta sonra Evropalı bir fon başvurusunda takdim edilir. Neyse ki jûri de musikîden anlamaz; fonu alırlar. “Gastrofonîk Protêsto” ismini verdikleri bu curcuna-î ziyan ile rivâyet olunur ki aldıkları para, bir bestecinin birkaç yıllık ekmeğini kat kat aşmıştır! Vâkı‘anın hem trajik hem komik bir sûret-i garîbesi şu ki, mezkûr eserin bir şenlikte icrâsı esnâsında, izleyiciler meyânında bulunan efendimiz, derûnî bir "âh" ile sînesini yoklar ve hemen o esnâda, nazar-ı cüretkâr-ı cemâat-i mûsikîşinâsın şiddetli bir protestosuna marûz kalır. Hoca Hazretleri, bu hâdiseye fevkalâde gadaplanır. Zira bilir ki, âlem-i mûsikîde ideoloji sefîlâtı satarak sanat pâyesine ihânet eden bir takım edebsiz rical vardır. Efendimiz, böylelerini derhâl sezerek onlara, zarif bir lisân-ı nüktedânî ve şakî bir üslûb-ı hicviyâne ile sataşmayı pek bir âdet edinmiştir. Bestekârlar cemiyetinin çehresinde tokat-ı şedîd-i tehevvürkârâne gibi şakşak eden bir kıt‘a-i matbû‘ savurur:

San’atkârım" der, lâkin aslı bir mübârek sînî,

Parıldar dışı, fakat içi sakil ve cünhî!

Ehl-i hünerin nazarında bir talihsiz mahlûk,

Zira zenaat değil, reytingdir maksûd!

Ardından şu şekilde hitab eder:

“Ey musikînin mücahidlerî, bırakın politikayı, lütfen doğru çalın gamları!”

Cemiyetin başı hafif alıngan: “Aman efendi, biz de musikî için çalıyoruz, reyting için değil!” deyince, efendimizin cevabı hazırdır:


“Musikî için çalmak iyidir, amma kulakları sağır etmek günâhtır!”

Velhasıl, ahali, şu sözü unutmayınız:


“Bir ses, eğer hakîkate dokunursa,
O zaman san’at olur, sükûnetten kurtulursa.”

Haydi efendiler, söz bitti; sıra kulaklarınızda!

bottom of page