top of page

TOPAL — Kırık Zeybek (2025)

22 yaylı çalgı için konçertant bölüm

movement concertant for 22 string instruments

6.6.4.4.2

Süre: 10'

icra edilmedi

not performed

2025 yılının yaz mevsimi idi. Sînemde gezinen gazabın zehri, âheste âheste canıma işleyen bir dert gibi dolaşırdı. Öyle bir nâr-ı derûn içinde kalmıştım ki, harareti yalnız beni değil, civarımda bulunan her gönlü yakıp kül etmeye kâfî idi.

Zira bu hengâm-ı fitneyle dolu günlerinde gördüm ki Garb’ın nâmert cengi hâlâ sürer; amma bu defa hîle ve riyâ perdesi de kalkmıştır; artık meydan kılıç meydanıdır. Ben dahi o diyârın gönlümde bıraktığı hüsrân-ı müebbedi görünce, kendimi o kapılardan büsbütün geri çektim. Ne sipariş kabul ettim, ne iş tekliflerine yanaştım; fon müracaatlarının ilânlarını görsem de çoğu vakit başımı çevirip geçtim. İçime çöken bir bezginlik ve tarif edemediğim bir atalet, beni her türlü teşebbüsten geri tutuyordu.

 

Zira her defasında o Garb-perest mahfillerin önünde dil döküp de yaptığımız işin kime hizmet ettiğini anlatmak, onların kurduğu bu nâmerd tertibi teşhir etmek beni usandırdı. Nihayet anladım ki Garb aleminin elitleri yalnız cepheden değil, içeriden de fethetmenin yolunu bulmuşlardır. Nice saf ehli sanatı “kültür askeri” diye namlandırıp kendi nizamlarının hizmetine koşmuşlar; öyle ki borazanı artık yalnız kendileri değil, farkına varmadan bizler de öttürür hâle gelmişiz. Ben ise böyle bir ordunun ne neferi olurdum ne de davulcusu.

İki yıl boyunca kurumsal görünürlük denilen o cilalı putu kendi elimle bir kenara itip görünmezlikte yaşadım; meğer bu hicrân bana nice dersler saklarmış. Anladım ki herkesin dillerine doladığı o “başarı” dedikleri şöhret, hakikatte bahtın bir cilvesinden ibaretmiş; köpük gibi kabarıp duran bir vehimmiş.

 

Yazdığım musıkî elbette nâdan işi değildi; lâkin onu göklere çıkaran düzenin direği bizzat benim dil uzattığım Garb nizamı imiş. Ben ki İstanbul’da oturup müzik yazarken, şöhretim Garb’ın merdivenlerinden tırmanmış; şimdi dönüp baktıkça bu hâlin yüzüme çarpan bir tokat olduğunu görürüm. Nice vakit kendimi bu nizamın neferi sayıp içten içe sövdüm; o yüzden gönlümde kopan buhran hâlâ dinmez. Bir çıkış yolu görünmez; derdimi anlayan yoktur. Zaman ise sinsice geçer; aynaya her baktığımda ihtiyarlığın gölgesi yüzüme düşer.

 

Bu ateşin içinde kıvranırken, önümde iki yol uzanıyordu: Ya susacaktım, o zehri içinde biriktirip sessizce çürüyecektim; ya da o ateşi körükleyip, lavlarını bir potada eriterek şekil verecektim. Besteciliği bırakmak, yangını söndürmek değil, külün altında gizlenmesine izin vermek olurdu. Oysa her büyük eser, biraz da kendi cehenneminden geçer. Vicdanımın sesi, tam da o kıvranmanın ortasında, öfkenin yıkıcılığını bir yaratıcılığa dönüştürmenin anahtarını fısıldıyordu kulağıma: Yöntem ve estetik. Çünkü en koyu zehir bile, doğru ellerde, en çarpıcı renge dönüşebilir. O hâlde yapılacak şey, onların usulüne razı olmak değil; onların kurduğu dilin dışına çıkmaktı. Yani müziği bir vitrin eşyası gibi parlatmak yerine, bir itirazın dili hâline getirmek.

 

Lâkin bu fikrin tohumu o günlerde gönlüme düşmüş olsa da, onu büyüten yalnız benim öfkem değildi. Zira insan, gençlik çağında çoğu vakit kendi aklını cihanın mihveri sanır; evvelki neslin sözlerini ise eskimiş nasihatler gibi işitir. Ben dahi vaktiyle böyleydim. Büyüklerimizin kimi ihtiyatlı sözlerini, “eski dünyanın korkuları” diye bir kenara itmiş; kendimi yeni bir hakikatin öncüsü zannetmiştim.

 

Oysa zaman, insanın en sert hocasıdır. Nice yıl geçip de dünya nizamının iç yüzü yavaş yavaş görünür oldukça, bir vakit küçümsediğim o sözlerin bazıları zihnimde yeniden yankılanmaya başladı. Gençliğin ateşiyle karşı çıktığım kimi ihtiyatların, aslında bir korkudan değil; tecrübenin ağır terazisinden doğduğunu anladım.

 

O vakit fark ettim ki insan, gençlikte gürültüyle reddettiği hakikatleri ihtiyarlık eşiğinde sükûtla kabullenirmiş. Lâkin bu kabulleniş öyle baş eğmek nev’inden değildir; bilâkis, insanın kendi vehimlerini birer birer defnedişidir. Meğer biz ki yıllarca “yeni dünya” diye methiyeler düzdüğümüz o bidât ilmini, sanatını, adâletini dillerimize pelesenk etmişiz; hakikatte onların kurduğu pazarın tellâllığını edermişiz.

 

Garblılar sanat derler amma muradları sanat değildir; istedikleri şey, kendi nizamlarının akredite edilmiş meddahlarıdır. Birkaç konser, birkaç sergi, birkaç konferans… Hepsi birer süslü kisve. Lâkin o kisvenin altındaki gövde, büsbütün siyasetin hizmetkârıdır. İsterler ki sanatkâr hem itiraz eder görünsün hem de o itiraz, onların çizdiği hududu asla aşmasın. Yani öyle bir serbestlik ki, zincirin boyu kadar.

 

Ben dahi vaktiyle bu oyunun inceliğini fark edememişim. Bir iki iltifat, birkaç sipariş, bir parça şöhret… İnsanın kulağına bal çalar. Derken görürsün ki adın onların defterine yazılmış; sen ise farkında olmadan bir başka saltanatın kapısında nöbet tutarsın. İşte bu idrak gönlüme düşünce, içimdeki gazabın ateşi bir kat daha harlandı. Zira anladım ki asıl zillet, fakirlikte değil; başkasının terazisinde tartılmaktaymış.

 

Bu yüzden o kapıları kapadım. Dedim ki: Varsın kesem dar olsun; lâkin sesim kiraya verilmiş olmasın. Varsın ismim o  kataloglarda görünmesin; lâkin vicdanım onların mühürleriyle damgalanmasın.

 

Gel gör ki insanın eski itiyatları bir çırpıda sökülüp atılmaz. Zihnim hâlâ o diyârın usulüyle yoğrulmuştu. Yazdığım her ses, bir bakıma onların kurduğu terazinin hatırasını taşıyordu. Bu yüzden kendi kendime sordum: “Madem ki onların nizamına râm olmayacaksın, o hâlde kendi nizamını nerede bulacaksın?”

 

İşte asıl müşkil sual buydu.

 

Zira ne Garb’ın merdivenlerinden çıkmaya niyetim vardı ne de eski defterleri aynen açıp tozlu sayfaları tekrar etmeye. Taklit, ister yeni ister eski olsun, nihayetinde bir köleliktir. Birinin gölgesinden kaçarken diğerinin gölgesine sığınmak, akıllı adamın işi değildir. Zira Cumhuriyet’in ilânından bu yana, musıkîmizin Garblılaşma dâvâsında tutulan yol, bir nevi "asrileşme" nâmına öz cevheri yabancı bir kalıba dökme gayretinden ibaret kalmıştı. Üstâdân-ı selef, halkın sînesinden nağmeleri alıp, Garb’ın nazarî kâideleriyle tezyin ederek bir "terakki" vehmine kapılmışlardı. Lâkin bu usul, hakikatte kendi lisânını unutup başkasının ağzıyla konuşmaya yeltenmekten başka ne idi? Onlar zannettiler ki Anadolu’nun zeybeğine Avrupa’nın frağını giydirince o ses medeniyet kazanır.

 

Bu düşünceler içinde dolaşırken zihnimde tuhaf bir hakikat belirir gibi oldu. Meğer insanın hakiki yolu ne büsbütün inkârda ne de körü körüne sadakâttedir; asıl marifet, geçmişin omzuna basıp ileriye bakabilmektir. Yani hem reddetmek hem de devralmak… Lâkin ikisini de kendi iradesiyle yapmak.

 

İşte o vakit anladım ki benim aradığım şey ne bir “yeni moda” ne de bir “eski ihtişam” imiş. Aradığım şey, bu toprağın sesini bugünün idrakiyle konuşturabilmekti. Lâkin öyle kuru bir nostaljiyle değil; bilâkis, o sesi bugünün kavgasına katacak bir yeni dil ile.

 

Bu fikir gönlümde şekil buldukça, içimdeki gazap yavaş yavaş başka bir hâle inkılâp etti. Evvelce yakıp yıkmak isteyen o ateş, şimdi dökülecek bir kalıp arıyordu. Çünkü öfke kendi başına kaldığında yalnızca harap eder; lâkin usule bağlanırsa — inşallah —bir sanatın çekirdeği olur.


İşte bu mûsikînin içindeki o fanatik damar, ne bir geçmişe hapsolma ne de kendi köküne adâvet etme işidir. O, inandığı değerlerin kökten sarsılmasıyla içine düştüğü ağır bir vicdan muhasebesinin yorduğu bir rûhun, mîrâsını sırtlanıp ayağa kalkışıdır; kendi hakikatine duyulan meftuniyetin ve başkasının boyunduruğuna duyulan şiddetli nefretin adıdır. Bir silsile-i hatânın reddiyesi; o sun’î ve mülevves estetiğin idam kararıdır.

* * *

Musıkînin kavimleri ve asırları aşan bir lisân olduğu çokça söylenir; lâkin her lisân gibi musıkî de kendi doğduğu toprağın iklimini, zamanını ve ruhunu taşır. Bir sesin hakikati yalnız notalarında değil, onu doğuran hayatın içinde saklıdır. Bu sebeple bir geleneğin sesini başka bir estetik nizamın içine taşımak meselesi, yalnız teknik bir meselenin haricinde, aynı zamanda bir ahlâk meselesidir. Zira bir ses başka bir dünyanın içine girdiğinde, çoğu vakit kendi varlık şartlarını da beraberinde getiremez. İşte bu yüzden Anadolu’nun nice mahir icracıları, halk musıkîsinin Batı menşeli büyük orkestralarla kurduğu temaslara karşı ihtiyatla yaklaşmış, hattâ kimi zaman bu teşebbüslere açık bir husumet geliştirmiştir.

 

Bu ihtiyatın kökü çoğu zaman yanlış anlaşılır. Dışarıdan bakan biri bunu bir kapalılık veya muhafazakârlık zanneder. Hâlbuki meselenin derininde bambaşka bir tecrübe saklıdır. Modern kültür tarihinde pek çok defa şu manzara görülür: Yerel bir musıkî, Batılı bir orkestral düzenin içine alınır; belli başlı teması korunur, fakat ruhu değişir. Ritmi “düzeltilir”, akordu “ehlîleştirilir”, tınısı “cilalanır”. Neticede ortaya çıkan şey o geleneğin kendisi değil, onun terbiye edilmiş ve Batılı bir zevke göre yeniden şekillendirilmiş temsili olur.


Anadolu halk musıkîsine yönelik bazı orkestral teşebbüslerin doğurduğu rahatsızlığın sebebi işte bu tarihî tecrübedir. Çünkü halk musıkîsi yalnız birtakım hoş melodilerden ve ilginç ritimlerden ibaret değildir. O sesin pürüzü, pası ve sertliği tesadüf değildir; hayatın kendisidir. Bu sebeple o sesi tamamen başka bir estetik nizamın içine sokup parlatmak, çoğu vakit onu daha “güzel” kılmaz; aksine, onu kendi hakikatinden uzaklaştırır.

İşte TOPAL adlı müziği kaleme alırken zihnimi meşgul eden temel meselelerden biri de bu idi. Eğer bir Anadolu icracısının sesine kulak vereceksem, onu kendi estetik dilimin içinde ehlîleştirmekten nasıl kaçınabilirdim? O sesin içindeki hakikati nasıl koruyabilirdim? 

Bu meselenin en müşkül tarafı ise çokseslilikte düğümleniyordu. Çünkü çokseslilik yalnızca birkaç sesin aynı anda duyurulması değildir; her sesin kendi istikametini muhafaza ederken öteki seslerle bir münasebet kurduğu bir işitme nizamıdır. Bir hat ilerler, diğeri ona mukabele eder; biri gerilir, diğeri gevşer; kimi zaman bir ses öne çıkar, kimi zaman öteki geri çekilir. Yani çokseslilik, seslerin yan yana durmasından ziyade aralarındaki hareketten ve gerilimden doğar. Anadolu icra geleneğinde ise ses çoğu zaman böyle bir dikey tertipten ziyade yatay bir zaman akışı içinde yaşar. Tek bir hat, icracının dokunuşuyla sürekli biçim değiştirir; vurgular, darbeler, küçük kırılmalar ve tını değişimleriyle kendi iç derinliğini kurar. Bu yüzden mesele yalnız hattı almak değil, o hattı doğuran hareketi de işitebilmektir. Tam da bu noktada cura ile tanışmam benim için beklenmedik kapıları araladı. Küçücük gövdesine rağmen bu saz, sesi yalnız perde üzerinden değil, doğrudan doğruya temas üzerinden kurar. Parmağın tel ve tahta üzerindeki hareketi, bir tek ses çizgisini bile katmanlı bir işitme hâdisesine dönüştürür; ses ile darbe, tını ile ritim aynı anda var olur. Böylece çokseslilik meselesi benim için bambaşka bir mânâ kazandı: perdelerin çoğalmasından ziyade, jestlerin ve dokuların çoğalması. Üstelik bu jestlerin bir kısmının yaylı çalgıların tabiatında da karşılık bulabildiğini fark etmek, bana bu iki ses dünyası arasında yeni bir düşünme imkânı verdi. 

Bu noktada ilham kaynağım olan isim, Anadolu’nun büyük cura üstadlarından Ramazan Güngör idi. Onun üç telli bağlamasından çıkan ses, ilk işittiğim anda zihnimde yer etmiş bazı kanaatleri büsbütün sarsar mahiyetteydi. Zira bu usta, icra ettiği müziklerde baştan sona çoksesliliğini gösterir. Güngör’ün cura üzerindeki tasarrufu, melodiyi yalnız başına yürüyen bir hat olmaktan çıkarır; alttan devam eden sabit bir dayanak sesi ile üstte ilerleyen tema, birlikte iki sesli bir dokunun teşekkülüne sebep olur. Hattâ bu iki hattın beraber yürüyüşü, dinleyen kulağa yalnız bir melodi değil, sanki gizli bir armonik istikametin de varlığını hissettirir. Bu hâl benim için hayret verici bir keşif oldu. Çünkü burada karşıma çıkan şey, Garb nazariyesinin haricen tatbik ettiği bir çokseslilik değil; bilâkis Anadolu icrasının kendi tabiatından neşet eden tabiî bir çok katmanlılıktı. İşte o vakit anladım ki yapılacak iş, bu sesi orkestral bir terbiyeye tâbi kılarak yeniden kurmak değil; onun zaten ihtivâ ettiği zenginliği işitebilecek bir estetik nizam aramaktır. Böylesi bir kuvveti alıp da Batılı bir orkestral disiplinle “uslandırmaya” kalkışmak ise benim nazarımda bir muvaffakiyet değil, bilâkis bir nevi hıyânet olurdu.


Bu sebeple müzikte yapılan alıntıların mantığı, onları orkestral dokunun içinde yeniden kurgulamak yahut Batılı bir estetik nizama tâbi kılmak değildir; bilâkis mümkün mertebe kendi varlık şartlarıyla duyurabilmektir. Bu düşünceden hareketle orkestrasyon kimi anlarda bilinçli biçimde geri çekilmiş, alıntıların zuhûr ettiği noktalarda tını yoğunluğu seyreltilmiş ve ses alanı daraltılmıştır. Böylece alıntının kendi hususî sesi, orkestral dokunun içinde kaybolmak yerine açıkça temâyüz edebilecek bir boşluk bulmuştur. Hülâsa, Ramazan Güngör’den yapılan alıntılar ortaya çıktığında melodik hat hiçbir surette değiştirilmemiş; temalar doğrudan doğruya kontrabasların üst doğuşkanlarına tevdi edilmiştir. Bu tercih yalnız tınısal bir renklendirme maksadı taşımaz. Zira kontrabasın üst doğuşkanları tabiî olarak koma aralıklarını da ihtivâ eden pürüzlü ve kararsız bir ses sahası üretir. Bu sesler, standart çalım teknikleriyle ve tampere düzen içinde icrasını sürdüren diğer çalgıların yanında derhal temâyüz eden bir karakter kazanır ve dinleyenin kulağına adeta açık bir işaret gönderir. Başka bir deyişle, orkestranın geri kalan kısmı eşlik dokusunu sürdürürken temanın doğuşkanlar üzerinden zuhûr etmesi, kulağın dikkatini o hatta yönelten belirgin bir tınısal ayrım meydana getirir. Böylece alıntı hem kendi ruhunu mümkün mertebe muhafaza eder, hem de orkestral bağlam içinde dikkat çekici ve keskin bir artikülasyon kazanır. Nihayetinde gaye, küçük bir sazın sesini büyük bir orkestranın içinde yapay biçimde büyütmek değildir. Asıl maksat, orkestranın kendisini curanın varlığı etrafında yeniden düşünmek ve onun açtığı tını ufkuna göre şekillendirmektir.

Bu yaklaşımın arkasında yatan düşünce basittir fakat mühimdir: Eğer bir geleneğe gerçekten kulak vermek istiyorsak, onu kendi estetik dilimize zorla tercüme etmek yerine, kendi dilimizin sınırlarını onun varlığına göre yeniden düşünmemiz gerekir. Bu, yalnız müzikte değil, medeniyetler arası her karşılaşmada geçerli olan bir kaidedir. Çünkü hakiki diyalog, bir tarafın ötekini kendine benzetmesiyle değil; iki tarafın da kendi sınırlarını fark etmesiyle mümkün olur. Böyle bir teşebbüsün eleştiriden azade olması beklenemez. İki farklı estetik dünyanın temas ettiği yerde daima bir gerilim doğar. Lâkin mühim olan, bu gerilimi inkâr etmek değil; onu bilinçli bir sorumluluk içinde taşımaktır.

bottom of page